Hanuka tatili
için bizimkiler beni bir haftalığına yatılı kampa gönderdi. Daha başından
nefret ettim oradan, ağlamaktan başka bir şey gelmedi içimden. Diğer çocuklar
gayet mutlu görünüyordu. Nedenini anlayamadım, bu da içimdeki ağlama isteğini
arttırdı. Çocuklar sesimdeki ağlaklığı duyup benimle alay etmesin diye gün
boyunca bir aktiviteden diğerine ve havuza dudaklarım sımsıkı büzülmüş halde,
tek kelime etmeden gittim.
Geceleyin,
ışıklar söndükten sonra birkaç dakika bekledim ve yemekhanenin yanındaki
telefon kulübesine koştum. Dışarıda yağmur yağıyordu; su birikintilerinden
yalın ayak geçtim, üzerimde pijamamla. Havanın soğukluğu ağzımın açılmasına ve
bana ait olmayan ciyaklama seslerinin çıkmasına neden oldu. Ödüm patlamıştı.
Evi aradım, telefonu babam açtı. Kulübeye koşarken yol boyunca hep annemin
açması için dua etmiştim, fakat şimdi soğuk hava, yağmur ve gırtlağımdan çıkan
ciyaklamalarla umursamıyordum. Babama gelip beni almasını söyledim. Sonra
gerçekten ağlamaya başladım. Babam biraz kızdı ve sanıyorum iki kez neyim
olduğunu sordu, ardından telefonu anneme verdi. Ağlamaya devam ettim, tek
kelime bile edemiyordum.
“Seni derhal
almaya geliyoruz,” dedi annem. Babamın bir şeyler homurdandığını duydum. Annem
onu Lehçe azarladı. “Duydun mu beni, Danduş?” dedi yine. “Seni derhal almaya
geliyoruz. Bizi odanda bekle. Merak etme, odanı buluruz.”
Telefonu kapatıp
kampın giriş kapısına koştum ve kaldırıma oturup gelmelerini beklemeye
koyuldum. Bir saatten uzun süreceğini biliyordum. Saatim yoktu, bu yüzden
kafamda farklı sayma yöntemleri denedim. Aynı anda hem üşüyor hem de
terliyordum ama gelen giden olmadı. Hesaplamalarıma göre iki yüz yıldan uzun
bir süredir bekliyordum. Güneş doğmaya başladı ve gelen giden olmadı.
Geleceklerini söylemişlerdi, yalancı orospu çocukları. Ölürler umarım. Artık
içimden gelmemesine rağmen ağlamayı sürdürdüm. Sonunda rehberlerden biri beni
buldu ve revire götürdü. Bana bir hap yutturdular. Kimseyle tek kelime
konuşmadım.
Öğleyin gözlüklü
bir kadın geldi ve hemşireye bir şeyler fısıldadı. Hemşire başını sallayıp
kadına bir şeyler söyledi ve benim duyabileceğim kadar yüksek sesle, “Zavallı
şey. Hissetmiş olmalı,” dedi.
Gözlüklü kadın
hemşireye bir şey daha söyledi ve hemşire yüksek sesle karşılık verdi: “Ben
eğitimli bir kadınım, Bayan Bella, okuma yazması olmayan taşralı bir cahil
değilim, fakat bilimin bile açıklayamayacağı şeyler var dünyada.”
Sonra ağabeyim
Eli çıkageldi. Kapı eşiğinde durduğunda çökük ve bedbaht görünmesine rağmen
gülümsemeye çalışıyordu. Hemşireyle bir şeyler konuştuktan sonra elimden tuttu
ve beraberce otoparka doğru yürümeye başladık. Odama gidip eşyalarımı almamı
bile istemedi.
“Annemle babam
gelip beni alma sözü vermişti,” dedim, ağlamaklı.
“Biliyorum,”
dedi, yüzüme bakmadan. “Biliyorum.”
“Ama gelmediler!”
Ağlamaya başladım. “Sabaha kadar bekledim onları, yağmurun altında. Yalancı
orospu çocukları. Ölürler umarım.”
O anda birden
dönüp beni tokatladı. Bir çocuğu susturma amaçlı tokatlardan değildi. Var
gücüyle vurmuştu. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim, havalandım ve yere
yapıştım. Şoktaydım. Eli bana basketbolda nasıl pas verildiğini öğreten türden
bir ağabeydi, tokatlayan türden değil. Asfalttan kalktım. Her yerim ağrıyordu
ve ağzımda tuzlu kan tadı vardı. Ağlamadım, çenemin feci acımasına rağmen.
Fakat birden Eli ağlamaya başladı.
“Kahretsin,”
dedi. “Kahretsin, ne yapmam gerektiğini bilemiyorum.” Yere çöktü ve ağlamayı
sürdürdü. Sonra biraz yatışınca arabaya binip Tel Aviv’e döndük. Yol boyunca
tek kelime etmedi. Yaşadığı kiralık daireye vardık. Askerden yeni terhis
olmuştu ve burayı biriyle paylaşıyordu.
“Annem,” dedi.
“Yani, annemiz.” Bir an için sessiz kaldık. “Annemiz ve babamız, anlıyor
musun?” dedi bir kez daha deneyerek, sonra durdu. Sonunda ikimize de yetti. Bir
gün önceden beri bir şey yemediğim için karnım zil çalıyordu, bu yüzden mutfağa
gittik. Ağabeyim bana omlet yaptı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder