ÖLÜRLER UMARIM: Edgar Keret

Hanuka tatili için bizimkiler beni bir haftalığına yatılı kampa gönderdi. Daha başından nefret ettim oradan, ağlamaktan başka bir şey gelmedi içimden. Diğer çocuklar gayet mutlu görünüyordu. Nedenini anlayamadım, bu da içimdeki ağlama isteğini arttırdı. Çocuklar sesimdeki ağlaklığı duyup benimle alay etmesin diye gün boyunca bir aktiviteden diğerine ve havuza dudaklarım sımsıkı büzülmüş halde, tek kelime etmeden gittim.
     
Geceleyin, ışıklar söndükten sonra birkaç dakika bekledim ve yemekhanenin yanındaki telefon kulübesine koştum. Dışarıda yağmur yağıyordu; su birikintilerinden yalın ayak geçtim, üzerimde pijamamla. Havanın soğukluğu ağzımın açılmasına ve bana ait olmayan ciyaklama seslerinin çıkmasına neden oldu. Ödüm patlamıştı. Evi aradım, telefonu babam açtı. Kulübeye koşarken yol boyunca hep annemin açması için dua etmiştim, fakat şimdi soğuk hava, yağmur ve gırtlağımdan çıkan ciyaklamalarla umursamıyordum. Babama gelip beni almasını söyledim. Sonra gerçekten ağlamaya başladım. Babam biraz kızdı ve sanıyorum iki kez neyim olduğunu sordu, ardından telefonu anneme verdi. Ağlamaya devam ettim, tek kelime bile edemiyordum.
     
“Seni derhal almaya geliyoruz,” dedi annem. Babamın bir şeyler homurdandığını duydum. Annem onu Lehçe azarladı. “Duydun mu beni, Danduş?” dedi yine. “Seni derhal almaya geliyoruz. Bizi odanda bekle. Merak etme, odanı buluruz.”
     
Telefonu kapatıp kampın giriş kapısına koştum ve kaldırıma oturup gelmelerini beklemeye koyuldum. Bir saatten uzun süreceğini biliyordum. Saatim yoktu, bu yüzden kafamda farklı sayma yöntemleri denedim. Aynı anda hem üşüyor hem de terliyordum ama gelen giden olmadı. Hesaplamalarıma göre iki yüz yıldan uzun bir süredir bekliyordum. Güneş doğmaya başladı ve gelen giden olmadı. Geleceklerini söylemişlerdi, yalancı orospu çocukları. Ölürler umarım. Artık içimden gelmemesine rağmen ağlamayı sürdürdüm. Sonunda rehberlerden biri beni buldu ve revire götürdü. Bana bir hap yutturdular. Kimseyle tek kelime konuşmadım.
     
Öğleyin gözlüklü bir kadın geldi ve hemşireye bir şeyler fısıldadı. Hemşire başını sallayıp kadına bir şeyler söyledi ve benim duyabileceğim kadar yüksek sesle, “Zavallı şey. Hissetmiş olmalı,” dedi.
     
Gözlüklü kadın hemşireye bir şey daha söyledi ve hemşire yüksek sesle karşılık verdi: “Ben eğitimli bir kadınım, Bayan Bella, okuma yazması olmayan taşralı bir cahil değilim, fakat bilimin bile açıklayamayacağı şeyler var dünyada.”
     
Sonra ağabeyim Eli çıkageldi. Kapı eşiğinde durduğunda çökük ve bedbaht görünmesine rağmen gülümsemeye çalışıyordu. Hemşireyle bir şeyler konuştuktan sonra elimden tuttu ve beraberce otoparka doğru yürümeye başladık. Odama gidip eşyalarımı almamı bile istemedi.
“Annemle babam gelip beni alma sözü vermişti,” dedim, ağlamaklı.
“Biliyorum,” dedi, yüzüme bakmadan. “Biliyorum.”
“Ama gelmediler!” Ağlamaya başladım. “Sabaha kadar bekledim onları, yağmurun altında. Yalancı orospu çocukları. Ölürler umarım.”
     
O anda birden dönüp beni tokatladı. Bir çocuğu susturma amaçlı tokatlardan değildi. Var gücüyle vurmuştu. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim, havalandım ve yere yapıştım. Şoktaydım. Eli bana basketbolda nasıl pas verildiğini öğreten türden bir ağabeydi, tokatlayan türden değil. Asfalttan kalktım. Her yerim ağrıyordu ve ağzımda tuzlu kan tadı vardı. Ağlamadım, çenemin feci acımasına rağmen. Fakat birden Eli ağlamaya başladı.
     
“Kahretsin,” dedi. “Kahretsin, ne yapmam gerektiğini bilemiyorum.” Yere çöktü ve ağlamayı sürdürdü. Sonra biraz yatışınca arabaya binip Tel Aviv’e döndük. Yol boyunca tek kelime etmedi. Yaşadığı kiralık daireye vardık. Askerden yeni terhis olmuştu ve burayı biriyle paylaşıyordu.

     
“Annem,” dedi. “Yani, annemiz.” Bir an için sessiz kaldık. “Annemiz ve babamız, anlıyor musun?” dedi bir kez daha deneyerek, sonra durdu. Sonunda ikimize de yetti. Bir gün önceden beri bir şey yemediğim için karnım zil çalıyordu, bu yüzden mutfağa gittik. Ağabeyim bana omlet yaptı.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder